04 Aug 2008 için arşiv

04
Aug
08

Fethullahçılar ve Hizbullahçılar – Necip Hablemitoğlu

2002 yılında haince bir terörist saldırısında yitirdiğimiz değerli Atatürkü ve ulusalcı aydınımız Necip Hablemitoğlu’nu saygıyla anıyor anıyor ve onun o eşsiz ve Türkiye düşmanlarını kalemiyle vuran yazılarından en beğendiklerimin arasından seçtiğim birisini buraya ekliyorum.

Mekanın cennet olsun Hablemitoğlu Hocam.Senin bizlere emanet ettiğin Kuvvay-ı Milliye bayrağı hala dalgalanmaya devam ediyor.

n_hablemi

Necip HABLEMİTOĞLU: Fettullahçılar ve Hizbullahçılar !

Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş “can düşmanı” için taşeron peşinde olduklarını hiç bileniniz var mıydı?!. Dahası, önce Ülkü Ocakları vasıtasıyla bu beş “can düşmanı”nın korkutularak pasifize edilmesi talebini içeren girişimlerin sözkonusu olduğunu; ancak Devlet Bahçeli’nin cemaate ve diğer şeriatçı yapılanmalara mesafeli davranışı nedeniyle olumlu yanıt alınamadığını kaç kişi bilir?!. Keza, cemaate bağlı emniyetçilerin devreye girmesi önerisinin riski nedeniyle geri çevrildiğini?!. Ve en önemlisi de “tedbir merhalesi”ndeki fethullahçıların, tedbiri bir kenara bırakarak hizbullahçılara müstakbel taşeron olarak yeşil ışık yaktıklarını?!.

Bu haberlerin, Kasım 2000′in ilk haftası itibariyle ışıkevlerinde konuşulmaya başlanması, çözülme ve fakirleşme sürecinin eşiğindeki bir cemaatin, müritlerine moral verme çabası olarak değerlendirilmiş ve hatta dışarıdan fazla ciddiye bile alınmamıştır. Ta ki, Fethullah Gülen’in, FP Genel Başkanı Recai Kutan ile aynı gün, gündemdeki Diyarbakır Emniyet Müdürü ve beş polisimizin şehit edilmesi olayı ile ilgili yaptıkları ortak temalı açıklamalara kadar!..

Recai Kutan, basın açıklamasıyla Hizbullahçı tabana şu dolaylı moral mesajını vermiştir: “Elde delil yokken niye Hizbullah? … Ya arkadaş elinde delilin var mı? Yok!.. Ee, niye Hizbullah?… Emniyet olarak özellikle Gaffar Okkan rahmetlinin gayretiyle bu uyuşturuculara darbe vurulunca, e onlar da boş duracak değil herhalde. O halde ihtimallerden birisi de o ve en önemlisi de dış güçler var. Ola ki bu işin gerisinde yahudi MOSSAD var, belki CIA var, belki Alman istihbarat teşkilatı, İngiliz istihbarat teşkilatı var. Niye birden bire sadece Hizbullaha yüklendi ve bu ihtimallerin hepsi geri plana atıldı” (1)

FETHULLAH GÜLEN VE ÖRTÜLÜ DESTEĞİ

Fethullah Gülen’in tüm dünyaya dağılmış müritlerini yönlendirdiği internet sitesinde (2), Recai Kutan ile aynı gün, aynı doğrultuda “Türkiye’de Cinayetlerin Perde Arkası” başlıklı bir röportajı yayınlanmıştır. Burada verilen mesajların tümü, bağnazlığın ve yobazlığın, nasıl bilinen hukuksal gerçekleri bile yok sayabileceğinin en tipik örneğini oluşturmaktadır:
Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi basın-yayının önemli ve önde gelen insanları, faili meçhul cinayetlere kurban gittiler…gitti ve sahip oldukları kimliklerden dolayı da cinayetler müslümanlara maledildi. Medya da olayı tahkik ve tetkik etmeden, niçin ve neden sorularına cevap verecek sır perdelerini aralamasını beklemeden aceleden hüküm verince Müslümanlar bu menfur olayların katili oldu çıktı. Halbuki devletin yetkili organları biliyor ki, bu cinayetleri Müslümanlar işlemedi. Bu insanlar -isim tasrih etmeyeceğim- dünya çapındaki istihbarat örgütlerinde eğitim görmüş, profesyoneller tarafından öldürüldü.

Pekala bu faili meçhul cinayetler neden Müslümanların üzerinde kalıyor denecek olursa:

Bu ülkede Müslümanlara karşı son yıllarda daha da belirginleşen güven ve itimadı sarsmak için İslami terör havasının estirilmek istenmesi önemli bir amildir. Bazıları bununla, gerek halk, gerekse elit tabakada oluşan, İslam’a yönelişin önünü kesmeyi planlamaktadır. Bu olaylar vesilesiyle askeriyeye darbe adına davetiye çıkartıldığı da diğer bir saik. … Faili meçhul bu cinayetlerin Müslümanlar tarafından işlenmediğini ispat etmek çok zor, hatta imkansızdır. Zira hukuk mantığına göre ‘nefy ispat edilemez’….

Bence soruya esas cevab teşkil eden noktaya şimdi geliyoruz. Esas itibariyle Müslümanlıkta terör yoktur…. Netice itibariyle, terörizmi, İslamiyet ile telif etmek imkansızdır. Allah’ın rızasını gaye edinmiş bir Müslüman, kim olursa olsun adam öldüremez. Hatta bu müslüman, İslamı devlet çapında temsil etme, böylece bütün dünya ülkelerine örnek olma, devletlerarası muvazenede belli bir yeri alarak, Müslümanların hak ve hukukunu gözetme vs. gibi dolambaçlı yollardan Rabbin rızasına doğru yürüse bile yine adam öldüremez; zira bu neticeye adam öldüre öldüre varılmaz ve varılamaz” (3).

Görüleceği üzere, Fethullah Gülen’in gerçeği yansıtmayan söylemleri, Recai Kutan ve de “bana sağcılar için katil dedirtemezsiniz” diyen eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in söylemleri ile örtüşüyor: Kurbanlarını arkadan vahşice öldürürürken tekbir getiren, üstüne şükür namazı kılan, sonra da evinin bodrumuna gömen, Sivas’da 37 Cumhuriyet Aydınını yakanlar sanki uzaydan gelmişçesine.

Değişen gündeme uygun makaleleri ile cemaatine talimat-yön veren Fethullah Gülen’in gerçekdışı söylemleri sadece Hizbullahçıları dolaylı gündemden düşürerek cemaatinin desteğini göstermeye yönelik mi? Elbette ki hayır!.. Gülen, isim vermemekle Hizbullahçıların yanısıra selamcılara, islami kürt hareketçilerine, kaplancılara, talibanlara ve diğer terörist şeriatçı yapılanmalara da örtülü destek-dayanışma mesajı veriyor. Söz açılmışken, bir başka yayınında şeriat yolunda savaşma -nefs ile değil- anlamına gelen cihat kavramı ile ilgili olarak Fethullah Gülen, yukarıdaki insan öldürmeye ilişkin sözlerini bizzat kendisi yalanlıyor: “Cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehid olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem ukba nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihadda bir de böyle bereket var…. Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve şartlara göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yollar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir”. Ne kadar insancıl (!) ve hümanist (!) bir söylem!.. Bu söylem çerçevesinde sadece cihad uğruna can alıp verenler şehit ve gazi sayılacak ve bu kapsamın içine Hizbullahçılar girecek ama PKK ve Hizbullah’a karşı vatanı ve kamu düzenini korurken canlarını ya da uzuvlarını veren onbinlerce TSK, Emniyet ve Eğitim mensubu kapsam dışı kalacak

FETHULLAH GÜLEN VE HİZBULLAHÇILAR

Fethullah Gülen’in yukarıda yeralan söylemlerinin internetteki yayın tarihi 29 Ocak 2001. Tedbir gereği, bu katil sürüsünün adını vermiyor ama maksadını açık-net bir biçimde ifade ediyor. Oysa, daha önceleri, bizzat kendisi bir kasedinde bu şeriatçı katilleri yücelterek adeta kutsamaktadır.

“Sürekli ittikaya kendisini salmış, kaptırmış, arayışına girmiş, yakalamış dahasını arayan, takvanın dahasını arayan derinlerden derin kutsiler… Hz. Muhammed Mustafa’nın askerleri, Cindullah; Allah ordusu… HİZBUL-LAH; Allah cemaati, tabiri caizse Allah Partisi… Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allah Partisi….Rüyalarınıza girerler. Hayal alemlerine girdiğiniz zaman sizi yakalarlar. Misali levhalarla her yerde sizi kovalarlar. Her köşe başında karşınıza çıkarlar. Bazen kendinizi tam onların içinde görürsünüz, onlarla beraber kılıç çalıyorsunuz….Duygu ve düşünce birliğine vardığınız zaman, siz aynı ordunun erleri haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya çalışıyorum. Allah’ın askeri olduktan sonra kutsiler ordusu olduktan sonra, Allah’ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed’in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onları ayıramaz” (4)

Fethullahçılarla Hizbullahçıları birbirine bu kadar yakınlaştıran birden çok etmen bulunuyor. Bir kere Fethullah Gülen ve Hüseyin Velioğlu, iki yapılanmanın diğer mürit-militanları gibi nurcu kökenli. En önemli neden bu. İkincisi, her iki sapkın illegal yapılanmanın da doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve de laik hukuk sistemini hedef almış olmaları. Aradaki farka gelince, biri İran’a, diğeri ABD’ne bağlı olarak faaliyet sürdürmekte. Biri, takiyye yaparak devleti içten içe elegeçirme mücadelesi verirken, diğeri bunu silahla yapmaya çalışmakta. Ancak, her iki yapılanmanın yolları, geçtiğimiz yıl geçici bir süre için ayrıldı. Hatırlayacaksınız, kürtçü nurcuların liderlerinden biri (5), Hizbullahçılar tarafından öldürüldüğünde, Fethullahçılar kıyameti kopardılar ve bu yapılanmaya isim taktılar: Hizbülvahşet!..

ULUSLARARASI TAŞERON OLARAK HİZBULLAHÇILAR

Yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’de terör amaçlı kullandığı taşeronlar arasında solda TİKKO, DHKP-C neyse, sağda da Hizbullahçılar aynısı. İşte, bu yakınlaşma gayretlerinin altında, Fethullahçıların Hizbullahçıları kullanma niyetleri sezilmekte. Kime ya da kimlere karşı?!. Cemaat içindeki kaynaklara göre sadece beş “can düşmanı”na!.. Bu beş kişinin suçları da çoktan belirlenmiş durumda:

1990′da başlayıp 2005′de tamamlanacak olan “demokrasiye daha 15 yıl tahammül” programı çerçevesinde, devletin her kademede ve kansız biçimde elegeçirilmesi, belirsiz bir tarihe sarktı. Halkla ilişkiler ve reklam faaliyetleri için yabancı danışmanların yanısıra, Nail Keçili gibi oldukça pahallı profesyonellerin uzun yıllardır sürdürdükleri “ılımlı-hoşgörülü-diyalogdan, sevgiden, barıştan yana imajı, sağ-sol ayırdetmeksizin tam ülkeyi kaplamışken, şimdi bu imaj yerlebir oldu.

Cemaati ayakta tutan himmet paralarında toplam yıllık tutarında ciddi gerilemeler kaydedildi.
Cemaate sempati ile bakan Cumhurbaşkanı, Başbakan, Yargıtay Başkanı başta olmak üzere, siyasal parti liderleri, 200′ü aşkın milletvekili, “adliyede, mülkiyede, maarif de” ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarında en stratejik makam ve mevkileri işgal eden kadroları, binlerce doktoralı elemanı, onbinlerce öğretmeni, yurtiçi ve dışındaki yüzlerce okulu ve yurdu, binlerce ışık evi, yüzlerce şirketi ile Türkiye’nin en örgütlü ve dinamik yapılanması olmasına karşılık, yüz binlerin uğrunda ölmeye hazır oldukları Fethullah Gülen, bunca güce rağmen vatanına dönememekte, dönmesi de zor bir ihtimal olarak değerlendirilmekte

İşte, cemaatin “can düşmanı” ilan ettiği kişiler, yukarıdaki olumsuzluklardan sorumlu tutulmakta ve haklarında “gereğinin yapılması” istenilmekte. İşte, Hizbullah’a dolaylı mesaj gönderilmesinin nedeni olarak, cemaat düşmanlarının kesin biçimde “etkisizleştirilmesi” öngörülmekte. Akıllara şu soru gelmekte, ışık evlerinde dillendirilen terör yoluyla etkisizleştirme çözüm mü? Ya da bu çözüm cemaate ne kazandırıp ne kaybettirecektir? Belli ki bu hesap yapılmıştır. Fethullahçılar intikam peşindedir ve bunu taşeronlara havale etmek eğilimi hissedilmektedir.

FETHULLAHÇILARIN SON GÜÇ DENEMESİ

Cemaate dahil kaynaklara göre, cemaatin “can düşmanı” ilan edilen kişiler için Kasım 2000′in ilk günlerinden itibaren başlatılan kapsamlı bir soruşturma el’an sürdürülmektedir. Hazırlanmakta olan kişisel dosyaların teknik danışmanlığını ise, cemaate bağlı istihbaratçılar yapmaktadır. Hedef isimlere ait her türlü bilgi -dedikodu ya da anekdot niteliğindeki bilgilerden yargı kararlarına kadar- toplanmakta; varsa zaafları, zayıf noktaları saptanmakta; hiçbir somut bilgi ve belgeye ulaşılamadığında ise, fabrikasyon haberler -ileride kullanılmak üzere- üretimine başvurulmaktadır.

Tüm bu hazırlıkların sonucunu görmek için düğmeye basıldığında ilk hedef belli olmuştur: Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı ve Sivil Toplum Kuruluşları Platformu Dönem Başkanı, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Gülseven Yaşer. Sayın Yaşer ile ilgili fabrikasyon haberleri içeren tamamı düzmece haber metninin yayın merkezi ise, ABD’de New Jersey’dedir. Bu ne rastlantıdır ki, yayın merkezinin adresi, Fethullah Gülen’in Ankara’da yargılandığı 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sunduğu ikamet adresi ile aynıdır (6). Bu metnin dağıtımını yapan fethullahçı gruplardan birinin moderatörü de yine ne rastlantı ki, Zaman gazetesinde Ferhat Barış kod adıyla köşe yazarlığı yapan bir mürittir. Cemaat yöneticileri (imamları), bu düzmece haber metnini onbinlerce adrese gönderirken, olası bir tazminat davasına muhatap olmamak için kendi periyodiklerinde yayınlamaktan kaçınmıştır. Halk deyimi ile bu ikiyüzlülük, namertlik, sadece bu düzmece haber metninden ibaret mi kalmıştır. Elbette ki hayır!.. İşte, en acı olanı, cemaatin devlet içinde mevcut yaptırım gücünü kullanmasıdır. Nasıl mı?.. İşte belgesi:

“12.12.2000 Tarihinde Çağdaş Eğitim Vakfına, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü’nden 11.12.2000 tarih ve B.02.1.13.06.180.903-26/2000/3648-1 sayılı yazı gelir. Yazıda, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün (15.11.2000) tarih ve (24418) sayılı araştırma talimatı ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün (30.11.2000) tarih ve (3648) sayılı görev emri gereğince, araştırma ve tahkikata esas teşkil etmek üzere;

1.01.1999-1.12.2000 tarihlerini ihtiva eden zaman içerisinde, Vakfınıza bağış yapan özel ve tüzel kişilerin (yurt içinden ve yurtdışından) isimlerinin, bağış tarihlerinin ve bağış makbuzu numaralarının listesini, Yukarıda belirtilen tarihler içerisinde, Vakfınızın burs verdiği öğrencilerin isimlerinin ve hangi öğrenciye hangi miktarda burs verildiğinin, Vakfınızın Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu ve diğer organlarında (çalıştırılan personel dahil) halen görevli bulunanların isimlerini ve ifa ettikleri görevlerini, Vakfınızın hangi banka şubelerinde hesaplarının bulunduğunu ve bu hesapların 1.01.1999-1.12.2000 tarihleri arasındaki işlemleri (hesaba yatırılan ve çekilen para hareketlerini) gösteren hesap ekstrelerinin, herhangi bir şüphe ve tavzihe sebebiyet vermeyecek şekilde yazılı olarak 15.12.2000 Cuma günü saat 16.00′ya kadar, aşağıda belirtilen adrese intikal ettirilmesini rica ederim”.

İster istemez yargılarsınız, bir kısmı Fethullahçılara ait olmak üzere, Türkiye’de laik düzene karşı mücadele amacıyla kurulmuş şeriatçı nitelikli bini aşkın vakıf var; üstelik bunların bazıları, “okuma odası”, “temsilcilik”, “lokal” gibi farklı adlarla tüm ülke çapında örgütlenmiş durumdalar. Sadece Fethullahçı vakıfların, her ay “himmet parası” adı altında halktan yasadışı yöntemlerle trilyonlar topladıkları ve yine yasadışı yöntemlerle bunları çantalı kuryelerle yurtdışındaki okulların finansmanı için gönderdikleri biliniyor. Bugüne kadar bunların hangisi böyle bir soruşturma geçirdi? Bini aşkın Cumhuriyet düşmanı vakıf içinde, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan ve özellikle de Fethullahçı kadrolara karşı onurlu ve cesur mücadele veren kaç vakıf var? Türkiye’de şeriatçı kadrolaşmanın en yoğun biçimde gerçekleştiği kamu kurum ve kuruluşlarının başında gelen Vakıflar Genel Müdürlüğü, acaba kendi içindeki bu zararlı unsurları tasfiye etti de sıra şimdi Çağdaş Eğitim Vakfına mı geldi? Kamuoyuna devlet ve rejim yanlısı olarak kendini tanıtmaya çalışan Vakıflar Genel Müdürü bu soruşturmadan ne ölçüde haberdar? Değilse, sorumluları kim? Fethullahçılar için müthiş denilebilecek istihbari bilgileri içeren bu soruşturmada elde edilecek belgelerin, sözkonusu Cumhuriyet düşmanı cemaate sızdırılmaması mümkün mü? Yangından mal kaçırırcasına niçin sadece üç günlük süre veriliyor, bu süre rutin mi, yoksa Çağdaş Eğitim Vakfı için özel mi? Vakıflar Genel Müdürü’nün bu ve benzeri soruları açıklaması, sorumlular hakkında yasal işlem başlatması ve kurum içindeki Fethullahçı bağlantılı elemanlara görevden el çektirmesi gerekiyor.

MÜRİTLERE TEDBİR (İHTİYAT) TAŞERONLARA SALDIRI

Fethullahçıların, cemaat düşmanlarına karşı Ülkü Ocakları’nı kullanma girişimini, MHP içindeki nurcular vasıtasıyla yaptıkları biliniyor. Kamuoyuna “kaba kuvvet” imajı ile tanınan Ülkü Ocakları yönetiminin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tepkisinden çekinerek red yanıtı verdikleri gelen duyumlar arasında. Fethullahçıların emniyet içindeki kendi yandaşlarını kullanma düşüncelerinin ise, zaten izlenmekte olan bu kadroların deşifre olması ve tasfiyeye yolaçması gerekçeleriyle yaşama geçirilemediği kaydediliyor. Buna rağmen, İstanbul’daki kimi üst düzey bölge imamlarının, hedef kişilerin, diğer muhaliflere de gözdağı olacak biçimde etkisizleştirilmesi doğrultusunda sürekli arayış halinde oldukları da gözlemleniyor.

Fethullah Gülen, diğer taraftan sözkonusu internet sitesinde 24 Ocak 2001′de yayınlanan yazısında, riski üstlenerek, cemaat mensuplarına ise koşulsuz “ihtiyat” önermeye devam ediyor: “İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar. … Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir…. İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle hiçbir alakası yoktur…. Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü ‘gak gak gıdak’ normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir”

Fethullah Gülen’in cemaati yönlendiren -Ocak 2001′in son haftasında yayınlanmış- yazılarından kısa alıntıları okudunuz. Belli ki, ABD’de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine “memlekete hoş geldin Fethullah Gülen” denilmesi gereken çok önemli bir kişi. Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama onu bir simge, karizma sahibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, “burnu akan” bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önemli olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor:

“İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE’SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK’DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR” (8)

Evet, iç ve dış tehdit odağı olarak Fethullahçıların şu ana kadar bir terör (cinayet veya cinayete teşebbüs, bombalama vb.) girişimi sözkonusu olmadı. Ancak bu, -ipleri dışarıdan yönetildiğinden- olmayacak anlamına da kesinlikle gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, giderek büyüyen ve sorumsuz-çıkarcı-düşük politikacıların himayesinde adeta kangrene dönüşen fethullahçı yapılanmayı bertaraf etmek zorunda, çünkü başka seçeneği yok!.. Hep birlikte izleyelim, görelim!…
Dr. Necip Hablemitoğlu

DİPNOTLAR:

“Kutan: Hizbullah’ta Bunca Israr Niye?”, Akit, 29.1.2001.

Fethullah Gülen’in mürit ve sempatizanlarla doğrudan ilişki kurduğu mekân ise internet. Örgüte bağlı faaliyet gösteren çok sayıda web sitesi ve tartışma grubu-listesi mevcut. Ayrıca, sağ kesimi içine alan pekçok tartışma grubu-listede kod adlarla propaganda yapmaktalar. İşte sözkonusu sitelerin en önemlilerinden biri Nil A.Ş. tarafından yapılan ve her gün güncelleştirilen http://www.m-fgulen.org sitesi. Burada Fethullah Gülen hakkında -sakıncalı görülen kasetler dışında- hemen her türlü bilgiye ulaşmak mümkün. Fethullah Gülen’in Türkiye’deki siyasal ve dinsel gündemle ilgili olarak örgüte (cemaate) mesaj niteliği taşıyan en yeni ya da önceden yazılmış makalelerini yine bu sitede okuyabilirsiniz. Diğer Fethullahçı sitelerden örnekler için bkz. http://www. kemalist org Bkz. http://www.m-fgulen.org 29.1.2001

Sözkonusu kasetin çözümlenmiş metni için bkz. Ergün Poyraz, Said-i Nursi’den Demirel ve Ecevit’e FETHULLAH’IN GERÇEK YÜZÜ (İstanbul: Otopsi Yayını, 2000), s. 221-22. Ergün Poyraz’ın araştırmacılar ve Fethullahçı Suç Organizasyonunu tanımak isteyenler için temel kaynak kabul edilen bu eseri, ağırlıklı olarak kaset çözümlerine dayanmaktadır.
Hizbullahçılar tarafından kaçırılıp sorgulandıktan sonra öldürülen ve 28 Ocak 2000′de İstanbul’daki hücreevinin bahçesinde cesedi bulunan “Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı”nın Başkanı İzzettin Yıldırım’ın, vasiyeti gereği tüm mal ve mülkünü ailesine değil, Van’da yapımı sürmekte olan okula (gerçekte medrese) bağışladığı anlaşılmıştır. Tüm nurcu grupların en büyük hayali, Said-i Kürdi’nin (Nursi) Van’da -Mısır’daki El Ezher Üniversitesi ayarında- kürtçe eğitim yapacak “Medresetü’z Zehra” adında bir medreseyi açtırmaktır. Türk Devleti’nin Nakşi Cüppeli Ahmet’in İstanbul’da kaçak olarak yaptırdığı külliyeye uyguladığı prosedürü, sözkonusu inşaatı devam eden bu yapı için de uygulamalıdır, hem de vakit geçirmeden.

Sözkonusu internet servisinin resmi kayıtlı adresi: C/02 JACOB DRIVE PERRINEVILLE, </DIV> NEW JERSEY, 03835. Binanın fotoğrafı için bkz. Kemalist Türkbirlik sitesi: http://www.kamalistler.cjb.net Kayıtlarda resmi sorumlu olarak Kemal Özgür adı geçmektedir. Aynı zamanda Fethullah Gülen’den randevu ya da sağlık durumu hakkında bilgi almak isteyen müritlerin kullandıkları telefon, internet servisi tarafından da kullanılmaktadır: 001-732-7860388. Bkz. http://www.f-gulen.org 24.1.2001

04
Aug
08

Efsane Komutan

Benim de moderatörlerinden birisi olduğum ve terörle mücadelenin efsane komutanı Osman Pamukoğlu Paşamız adına açılmış bu siteye bütün Atatürkçü ve Ulusalcı arkadaşları bekleriz.

Aşağıda da sitenini tanıtım yazısı bulunmaktadır.

EmekliTümgeneral Osman Pamukoğlu paşamızın sevenlerini bir arada toplamak amacıyla 26.Kasım.2007 tarihinde yeni bir oluşum ile yayın hayatımıza başladık.Amacımız sitenin isminden de anlaşılacağı üzere Paşamızın sevenlerini,onun yoluna gönül vermiş kişileri buluşturmak ve beraber fikir birliği oluşturmaktır.
Site yönetimi olarak ilkelerimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Osman Pamukoğlu paşamızın çizdiği yolda ilerlemektir!…
Herkesin aklına gelen ilk soru ” paşamızın siteden haberi var mı? “
Bizde forum yönetimi olarak bu tür gelen sorulara cevap vermek için forum yönetimi olarak gerekli açıklmayı yaptık.”Sitemizin açılmasından paşamızın haberi vardır”…
Sitemiz içerik olarak Osman Pamukoğlu (paşamızın her türlü bilgileri,multimedya arşivi),Atamıza Özel,gündem,fikir meydanı ve edebiyat bölümlerinden oluşturmaktır.
Ayrıca Sn.Osman Pamukoğlu paşamızın katılacağı konferanslar,paneller ve tv programları da forum yönetimi tarafından bizzat duyurulacaktır.
Paşamıza gönül vermiş herkesi aramıza bekleriz.

Site Adresi : www.efsanekomutan.org

Forumumuz: http://forum.efsanekomutan.org

04
Aug
08

İsmet Paşa Hakkında Uydurulan Yalanlar !

http://www.paganx.org adresindeki Atatürkçü arkadaşın İsmet Paşamız hakkında yazdığı ders niteliğindeki yazıyı burada yayınlamak istiyorum.

Belki yazıdan bir iki gerçek öğrenir yobazlar ve İsmet Paşa gibi Türk tarihinin şeref dolu sayfalarında adı altın harflerle yazılı olan kahramana ne büyük haksızlıklar yaptıklarını anlarlar.

18

İsmet Paşa Hakkında Uydurulan Yalanlar!

Bundan yıllar önce, 80 öncesi siyasi olayların yaşandığı dönemde, Kurtuluş Savaşı gazisi olan dedemin babası, bir berberde, İsmet İnönü hakkında ileri geri konuşan bir genci “Sen nasıl bu ülkeyi kurtaran adama laf atarsın” diye evire çevire dövmüştü. Çünkü o, bu ülke için ölümüne savaşan bir insandı ve silah arkadaşlarının neler yaşadığını gayet iyi biliyordu. Ve onun gibiler de.

Ne zaman İsmet Paşa ve Atatürk’le omuz omuza verip savaşmış nesil öldü, işte o zaman bazı kesimler, vatan sevgisinden ve “gerçek fedakarlıktan” nasibini almamış olanlar Atatürk’e, İsmet Paşa’ya, cumhuriyete ve onun temsil ettiği değerlere saldırmaya başladılar.

Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın ve onların yüz binlerce silah arkadaşının kurtardığı ve kurduğu ülkedeki sıcak evlerinde, en değerli hazineleri TV’lerinin önünde, birkaç sene içinde hareketsizlikten ve tıka basa yemekten büyük ihtimal ölümcül bir kriz geçirecek kalplerinin 20 santim altındaki göbeklerini kaşırken sahip oldukları bu olanakları onlara sunmuş insanlara saldırabilirler.

Ama ne İsmet Paşa, ne Atatürk ne de laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti sahipsiz değil, herkes bilsin. Ve ayağını denk alsın.

Hiç anlamıyorlar mı bunlar? İsmet Paşa insanlık tarihi boyunca bütün güç elindeyken bunu kendi isteğiyle başkasına devreden, kendi isteğiyle muhalefete geçen ve demokrasiyi getiren tek liderdir. İstese kendisini diktatör ilan edebilir, halkı sömürür, lüks içinde yaşar, kendisine (Bugün ki Kuzey Kore lideri gibi) büyük bir harem kurabilir ve sonra iktidarı çocuklarına bırakabilirdi. Ama yapmadı. O vatanını gerçekten seviyordu.

Bırakın kendisini diktatör ilan edip lüks içinde yaşamayı, tek bir kuruş çalmadı. Çocuklarını olabilecek en kaliteli bir şekilde yetiştirdi ve onlar da mütevazi bir hayat sürdüler ve asla kendi şereflerini gölgeye düşürecek bir şey yapmadılar. Bir de İnönü’den sonra gelen DP, AP, ANAP ve AK-P iktidarının yolsuzlukçu, hırsız, cahil, utanmaz siyasetçilerine bakın. Bugün üniversite bitirmiş pırıl pırıl gençler iş bulamazken Bekir Çoşkun’un deyimiyle Maliye Bakanı’nın yumurtacı, Başbakan’ın gemici ve Cumhurbaşkanı’nın 16 yaşındaki  mısırcı çocuklarına bakın. Açıkçası vatanseverlik ve kalite budur.

Ondan sonra gelen hangi siyasetçi onun kadar bilgili, kültürlü, kibar, dürüst, şeffaf, Atatürkçü ve mert? Demirel mi? Menderes mi? Tayyip mi? Atatürk’ün bütün silah arkadaşları devrimlere cephe almışken, hilafeti savunurken, şeriati savunurken her zaman Atatürk’ün yanında olan tek isim İnönü değil miydi?

Kendisiyle çatışan Kazım Karabekir’i önce İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaktan kurtaran ve sonra meclis başkanı yapan, yine kendisine karşı olan bir sürü ismi daha sonradan itibarlı kılmaya çalışan insancıl bir yön bugün kaç siyasetçide var?

Kendisi yanında sürekli Kuran taşıyacak, her bayramda Pembe Köşk’te Kuran okutacak kadar dindar olduğu halde Demokrat Parti zamanı “Paşam seçim konuşmalarında biraz dinden bahsedin” diye öğütleyen ve sonra bunu yapmayınca kendisine “Oy kaybedeceğiz” diye sitem eden partililere “Allahaısmarladık dedim ya” diyebilecek kadar laik kaç siyasetçi var?

İşte bazı kimi grupların İsmet Paşa hakkında uydurduğu saçma sapan mitler ve onlara cevaplar.

Bu arada, gençler, bunları siz öğrenesiniz diye yazıyorum ama umarım KO oynamaya ve porno sitelere bakmaya birkaç dakika için olsun ara verip okursunuz.

İsmet Paşa Lozan’da Türkiye’yi sattı!
İsmet Paşa Lozan Konferansı sırasında var gücüyle yeni kurulan ülkenin çıkarlarını sonuna kadar savundu ve o bir elçiydi. TBMM’nin elçisi. Yani kafasına göre hiçbir şeye imza atamazdı. Bir şeye imza atmadan önce mutlaka TBMM onayı gerekiyordu. Bütün milletvekillerini oraya getiremeyeceğimize göre Atatürk barışı kazanma görevini, geçmişte savaşı kazanma görevini verdiği adama, en çok güvendiği adama, yani İsmet Paşa’ya emanet etti.

Savaştan yeni çıkmış, fakir ve zayıf bir ülkenin temsilcisi olarak karşısında dünyanın en büyük imparatorluğu, Britanya’yı bulan İsmet Paşa yorulmak bilmeden savaştı. Ve tam 8 ay süren konferans boyunca onlarca sene yaşlandı. İnönü ne dese İngilizler kabul etmiyor ve çok ağır şartlar sunuyorlardı. Öyle ki Amerikan delegasyonunun lideri Joseph Grew İsmet Paşa hakkında bunları yazmıştı:

“İsmet Paşa’ya ecel terleri döktürüyorlardı. Gözlerinin altında derin halkalar belirmiş, saçları dimdik olmuş, tüm gücü tükenmişti. Bütün saldırılara rağmen ayakta durmaya ve karşı koymaya devam ediyordu. Ama geldiği güne göre 10 yıl yaşlanmış görünüyordu”

Sonunda taraflar anlaşamadı ve İngiliz heyeti geri döndü. Ne var ki 1923 Nisan ayında tekrar toplanıldı. 3 ay süren bir sinir savaşı sonucunda Lozan Antlaşması imzalandı. İmzadan hemen önce İnönü, Atatürk’e bir mesaj yollamıştı. Ondan yardım istiyordu ve ne düşündüğünü soruyordu. Atatürk’ün cevabı:

İsmet Paşa Hazretlerine, 18 Temmuz tarihli telgrafnamenizi aldım. Hiç kimsede tereddüt yoktur. Eriştiğiniz başarıyı en bol ve samimi hissiyatımızla tebrik etmek için usulen kanunen imza olunduğunun bildirilmesini bekliyoruz kardeşim. Mustafa Kemal Atatürk, 19 Temmuz 1923

Bu kadar laftan sonra ufak bir hatırlatma: Lozan’ın ilk günü İsmet Paşa salona girdiği sırada gördü ki her ülkenin heyet başkanı için büyük bir koltuk ama Türkiye heyeti için küçük bir koltuk ayrılmıştı. “Koltuk bulamadık” bahanesini duyar duymaz salondan çıktı. Ve koltuk birkaç dakika içinde bulundu.

İşte böyle. Ve işin komik yanı İsmet Paşa’ya en çok düşman olan kesimi, yani dinci kesimi, temsil eden parti AK-P. Hani şu Avrupa’ya ve Amerika’ya olabilecek en berbat tavizleri veren, önlerinde koyun gibi eğilen, koca bir milleti onurdan yoksun bırakan adamın, yani Kaddafi önünde neredeyse diz çöken Erbakan’ın belediye başkanlığını yapmış olan adamın kurduğu parti.

Aradaki farka dikkat edebiliyor musunuz? Ne günlere kaldık Ey Gazi Hünkar. Eşek vezir oldu, katır mühürdar :)

İsmet Paşa döneminde halk fakirlikten kıvranıyordu!
Aslına bakarsanız Türk milleti son 300 yıldır fakirlikten kıvranıyor. 1930’lu yıllarda bile İzmir sokaklarında açlıktan ölen insanlar vardı ve bugün bile halkın %20’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ve unutulmaması gereken bir şey daha var ki İsmet Paşa döneminde 2. Dünya Savaşı vardı. Bu size bir anlam ifade ediyor mu? Savaş! Bütün dünyayı kasıp kavuran bir savaş, ve o dönemde yoksulluğun olması ve ekmeğin karneyle dağıtılması oldukça normal. Öyle ki tütüne zam gelince İsmet Paşa, kendisi, sigarayı bıraktı. Dünyanın en güçlü ülkeleri bile o dönemde ekmeği karneyle dağıtıyordu. İsmet Paşa, savaşan ülkelere maden satıp DP iktidarına oldukça büyük bir hazine bırakmıştı ve enflasyon yok denecek kadar azdı. Ama DP o hazineyi çarçur etti, ekonomiyi bozdu, dış borçlanmaya gitti, enflasyon başladı ve bugünlere geldik.

İsmet Paşa, bizi 2. Dünya Savaşına sokmayarak zarara uğrattı!
Bazı manyaklar (Büyük ihtimal forumlarda imza olarak Polat Alemdar resimlerini kullananlar) eğer Türkiye müttefiklerin yanında 2. Dünya Savaşı’na girseydi, savaş kazanıldığında Musul, Kerkük ve 12 Adalar’ın bize verilebileceğini söylüyor. Peki ya savaş kazanılmasaydı? Yani, ya biz kaybeden tarafta olsaydık? Sonuçta bunu söyleyenler savaş bitip, sonuç belli olduktan sonra söylüyor. O zaman belki de bugün Türkiye filan olmayacaktı. 1. Dünya Savaşı’na aynı mantıkla girip koskoca bir imparatorluğun kaybedilmesine tanık olmuş bir insanın o savaşa girmesi mümkün mü?

Bunun yanında müttefiklerin yanında savaşa girseydik ve kazansaydık bile Naziler zaten Trakya sınırına dayanmıştı. Bize saldırsalardı, tankları, motorize piyadeleri ve Blitzkrieg stratejileriyle Türkiye’yi kısa sürede boydan boya katederlerdi. Tabi, her şeyi yakıp yıkarak. Yani bize savaşı kazanmış ama enkaz halinde bir ülke kalırdı.

Hepsini geçtim, savaşı kazansak bile vereceğimiz yüz binlerce şehit olacaktı. Bugün 10 tane askerimiz şehit olunca nasıl üzülüyoruz. Bu yüz binlerce şehidin aileleri, çocukları ve geride bıraktığı milyonlarca insan olacaktı. Kimi insanlar bunları düşünmüyor. Ve Atatürk’ün bu sözünü hatırlayın:

Harp zorunlu ve kaçınılmaz olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça harp bir cinayettir. – Mustafa Kemal Atatürk

2. Dünya Savaşı sırasında hiçbir zaman Türkiye sınırlarına göz dikilmedi. Ne Almanya ne de bir başka ülke Türkiye’ye saldırmadı. Yani milletin hayatı tehlikede değildi. Yani kimse bize kast etmiyordu. Böyle bir durumda iki karış toprak kazanmak için savaşa girmek Atatürk’ün deyimiyle cinayet olurdu. İsmet Paşa cinayet işlemedi.

Ama ne var ki 1945’in son aylarında Rus Dışişleri Bakanı Molotov bize geldi ve 1921 yılında yapılan Moskova Antlaşması’nın Sovyetler Birliği’nin çok zayıf bir döneminde yapıldığını, bu yüzden haksızlık içerdiğini ve değiştirilmesi gerektiğini söyledi. SSCB bizden Boğazlarda üs ve bunun yanında Kars ve Ardahan’ı istiyordu. Yani toprağımızı!

İş berbattı. Çünkü Sovyetler Birliği o sırada dünyanın en güçlü ve büyük kara ordusuna sahipti. Ona karşı koyabilecek iki güç, ABD ve İngiltere, Sovyetlerin müttefiğiydi. Üstelik Pasifik’te Japonya hala teslim olmamış ve ABD, Sovyetlerin de Japonya’ya savaş ilan etmesi için baskı yapıyordu. Kısaca bizi Sovyetlere karşı savunacak hiçbir güç yoktu. Bize saldırsalar, teke tek kalacaktık.

Ama buna rağmen İsmet Paşa kararlılıkla gerekirse ölene kadar savaşılacağını ama asla toprak veya üs vermeyeceğini belirtti. Zaten yapılması gereken de buydu.

İsmet Paşa 12 Adaları verdi!
12 Adalar Osmanlı yönetimindeyken, Trablusgarb Savaşı sonunda tamamen İtalyan denetimine geçmişti. 1. Dünya Savaşı’nın sonunda galip sayılan İtalyanlarla yaptığımız Lozan Antlaşmasıyla bu adalar İtalya’ya bırakıldı. 2. Dünya Savaşı sırasında İtalya, Almanya ile müttefik olmuş ve İngiltere’ye savaş ilan etmişti. İngilizler 12 Adaları İtalyanların elinden aldı. İtalya Arnavutluk üzerinden Yunanistan’a saldırdı ama Yunanlılar İtalyanları geri püskürtünce Hitler yardım etmek zorunda kaldı ve Yunanistan’ı, daha sonra da 12 Adaları işgal etti. Savaşı İngilizler ve müttefikler kazanınca 12 Adalar’ın savaşta Alman işgaline uğrayıp, zarar gören Yunanistan’a verilmesi kararlaştırıldı. Yani İsmet Paşa 12 Adaları kimseye vermedi!

İsmet Paşa ezanı Türkçe yaptırdı.
İlk defa 1931 yılının sonlarında Atatürk’ün emriyle ezanın ve Kuran’ın Türkçeleştirilmesine başlandı. Ve ilk Türkçe ezan 30 Ocak 1932 yılında Fatih Camii’nde Hafız Rıfat Bey tarafından okundu. Daha sonra ezanın Türkçe metni yurdun dört bir yanına gönderildi ve 4 Şubat 1933 yılında tüm müftülüklere ezanın Türkçe okunması ve buna uymayanların cezalandırılması emredildi. Bu uygulama 16 Haziran 1950 yılında yeni iktidar Demokrat Parti tarafından sona erdirildi.

Kısaca ezan Atatürk yaşarken ve onun emriyle Türkçe okunmaya başlandı. Eğer Atatürk bu işe onay vermeseydi hiç kimse ezanı Türkçe okutamazdı.

Atatürk’ün Balıkesir’de, 1923 yılında söylediği bir sözü aktarıyorum:

“Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik ve doğruluk kaynağı, bir aydınlanma kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerden yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması ve sanat ve ilmin gerçeklerine uygun olması gerekmektedir”

Kısaca İsmet Paşa’yı suçlamak istiyorlar ama aslında onlar da biliyor ki bu uygulamayı yapan Atatürk. Ama ona saldırmaya güçleri yetmiyor. Hem Atatürk’e saldırmak başlarına bela olur, hem de neden Atatürk’ü kolayca oy alabilmek için kullanmak varken karşılarına alsınlar? Ama onların asıl hedefleri Cumhuriyet ve daha da önemlisi laiklik. Onlar bu ülkeyi kurup laikliği getirenlerin din hakkındaki düşüncelerini gayet iyi biliyor.

Atatürk, İsmet Paşa’yı sevmezdi.
Tek bir kelimesine bile inanmayın. Kafkas cephesinde geçirdikleri 1 yılın sonunda Atatürk, İsmet Paşa’nın siciline aynen şunları yazmıştı:

“Ciddi, faal, gayet fatin (akıllı) ve yüksek fikirli. Doğru ve tereddütsüz karar sahibi. Pek mükemmel bir ahlaka sahip. Orduda ve memlekette kendisinden büyük hizmetler beklerim”

Milli Mücadele başladığı zaman İsmet Paşa’yı çağıran yine Atatürk’ün kendisiydi. Meclis kurulduğu sırada onca general arasından, 36 yaşında ve albay olan İsmet Paşa “Genelkurmay Başkanı” seçildi. Yani Atatürk, İsmet Paşa’yı kurtarıcı orduyu kurmakla görevlendirmişti. Ülke kurtarıldıktan hemen sonra ise Lozan Antlaşması’nda Türkiye’yi temsil etmek gibi inanılmaz zor bir görev için Atatürk’ün gönderdiği adam yine İnönü’ydü. Ve Lozan’dan sonra, Atatürk’ün başbakanlık için en çok güvendiği adam İsmet Paşa olacaktı. Öyle ki 1923’den 1938 yılına kadar, 15 ay hariç, tam 14 sene boyunca başbakan kaldı.

Evet; son yıllarda Atatürk ve İnönü arasında anlaşmazlıklar çıktı. Çünkü İnönü katı bir devletçilik anlayışını savunuyor, Atatürk’se daha liberal bir ekonomik anlayışla ekonominin düzeltilebileceğine inanıyordu. Tartışmalardan sonra İnönü başbakanlıktan ayrıldı ve yerine Celal Bayar geçti. Derken bir gün Atatürk ve İnönü bir trende karşılaştı. İnönü ufak bir kağıda şunu yazdı: “Bana dargın mısın?”. Atatürk kağıdı aldı ve kağıda aynen şunu ekledi: “Sana dargın olabilir miyim?”

Bütün bunların yanında, Atatürk Çankaya’da dil devrimi konuşulurken bir kağıda şunları yazmıştı: “Müşküllerinizin halinde daima Başvekil İsmet Paşa’ya müracaat edeceksiniz, başka kimseye değil. Çünkü her büyük işin ehli ve faili olduğu gibi, bu işin de yüksek amili İsmet Paşa’dır”

Ve size duygusal bir hikaye: Mecliste ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra sayım yapıldığında tüm oyların Atatürk’e verildiği görüldü. Bir tanesi hariç. O bir tek oy İsmet İnönü’ye verilmişti ve o oyu veren milletvekilinin adı Mustafa Kemal’di.

Son olarak, isterseniz, bu yüzsüz yalana en güzel cevabı bir tartışmanın ardından küstükten sonra gönderdiği mektupla Atatürk kendisi versin:

“İsmet, büyük adamsın; hassas olduğun kadar his veren adamsın. Sen benim sözlerimi okurken gözlerin yaşarmış; ya ben seni okurken hıçkırıklarla ağladığımı söylesem, inanır mısın?

Bu duygularımı sofrada değil, kimsenin yanında değil, yatak odama çekildikten sonra mahremimle yazıyorum. Sen beni muhakkak çok seviyorsun. Ya ben seni? Buna cevap istemem. Gözlerinden öperim.” 6 Ağustos 1933

Daha fazla söze gerek yok.

İsmet Paşa vatanseverleri yargıladı ve hapise attırdı
Aslına bakarsanız çok iyi yaptı. Türkiye’deki ırkçı ve ülkücü kesimler (ırkçılar ve ülkücüler yani, iki farklı grup demek istiyorum. Sonra gelip biz milliyetçiyiz, ırkçı değiliz diye başımın etini yemeyin) Türkçülük-Turancılık davası nedeniyle İnönü’den nefret ederler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir tarafta komünizm ve bir tarafta faşizm savaşıyordu. Ve dünyadaki birçok ülkede bu düşüncelerin insanları rüzgarı arkalarına alarak ülkelerinde düşüncelerine uygun rejimler kurup savaşa girmek istiyordu. İşte yargılanan bu elemanlar da Türkiye’nin Almanya yanında savaşa girmesi ve Türkiye’de ırkçı bir rejim kurulması için ortalığı galeyana getiriyordu.

Aşırı uç rejimlere sadece umutsuz, cahil, aptal ve hayattan tatmin olamamış insanlar itibar eder. Çünkü aşırı uçtaki insanlar, umutsuzluk içinde, kendilerine vaat edilen her şeye kolaylıkla inanır ve fanatikleşir; fakat ne var ki onları kandıran politikacılar şahtekardır. Genelde insanların milli ve dini duygularıyla oynayıp kolay yoldan güç elde etmek isterler.

Bu tür insanlar ülkenin iyiliği için tek çıkar yolu kendi düşünceleri sansalar da aslında bir grup beyinsizden başka kimse değillerdir ve bu ideolojiler de her zaman hem kendi ülkelerine hem de insanlığa felaket getirmiştir. Örnek istiyorsanız Nazi Almanyası’na, komünist ülkelere veya şeriat ülkelerine bakabilirsiniz. Ya da şu an dünyanın her yerinde faşistlerin ve aşırı solcuların nasıl şiddet meraklısı olduğunu gözünüzün önüne getirin.

Kısaca İsmet Paşa doğru olanı yaptı. Kendi kafalarına ülkeye iyilik etmek isteyen ama aslında ülkeye en büyük kötülüklerini yaptıklarının farkında olamayan kapasitesizlere hak ettiği cezayı verdi. Ülkenin iyiliği için de bu gerekiyordu.

İsmet Paşa, Milli Şef olduktan sonra paraya kendi resimlerini bastırdı.
Bu doğru; fakat incelerseniz Türk tarihi boyunca her yeni padişah tahta çıkınca adına hutbe okutur ve PARA BASTIRIRDI. Yani bu bir devlet geleneğiydi. İsmet Paşa da hiçbir kötü niyeti olmadan bunu uyguladı. Üstelik Atatürk resimli paralar da çöpe atılmadı. Daha sonra İsmet Paşa bu uygulamaya son verdi ve paralar tekrar Atatürk resmiyle basılmaya başlandı. Bunların yanında İnönü “Atatürk öldü, ama yeri boş kalmadı, hala devlet var, ben varım, işte ispatı” demeye çalışıyordu.

İnönü Savaşları basit birer keşif saldırısıydı ve İnönü tarafından kendisini yüceltmek için sonradan uyduruldu
Internetteki kısa bir yazıyı aynen aktarıyorum: “1950 sonrası başlayan ve günümüze doğru uzanan red ve inkarlar devri önce İnönü savaşlarını belleklerinden silmenin uğraşısını verir. Sonra da sıra Kurtuluş döneminin tamamını küçültme aşamasına vardırılır. Mütareke basınına eşdeğer kalemler elli yıldır sahnelerinden inmezler. Bu satırların yazarının babası, bir zamanlar İnönü Savaşlarının yapıldığı İlçenin “Zafer Okulu” Müdürüdür. Gözlemleri capcanlıdır. İnönü İlçesinin dağ sırtları ise Bozüyük’e doğru sıra sıra şehitlerle doludur. Sadece İkinci inönü savaşında 1493 şehit ve 2740 Gazi vardır. Emperyalist ordunun ise geride bıraktığı 16.000 kayıp 200 tutsaktır. İnönü meydanından İnegöl Ovasına uzanan bir hat bu savaşın izleriyle doludur. Nazım Hikmet’in mısraları bir gözlemi son derece gerçekçi bir dille anlatır:

“İnönü meydanı, yavrum,
Rüzgâr, soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
Hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
Kaçarlarken, yavrum,
Köyleri, köprüleri yaktılar…
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu”

Yazının orjinalini http://www.paganx.org/ismet-pasa-hakkinda-uydurulan-yalanlar.html adresinden okuyabilirsiniz.

04
Aug
08

Nasyonal Sosyalizm ve Sadaka Demokrasisi

22 Temmuz Seçimlerinin Hemen Ertesinde Yazmış Olduğum Bir Yazı…

Nasyonal Sosyalizm ve Sadaka Demokrasisi

Bir erken genel seçimden çıktık.22 Temmuz 2007 genel seçimleri sonucunda iktidar partisi kendisinin dahi beklemediği bir oy oranıyla tek başına iktidar oldu.Ana muhalefet partisi ise “solda birlik” heyecanı ve “cumhuriyet mitingleri” rüzgarıyla girdiği seçimden tarihi bir yenilgi alarak çıktı.

22 Temmuz seçimleri parlementonun aldığı kararla yapılmış “demokratik” bir seçimdi. Malum ülkemizde demokratik parlementer sistem var (ki bu sistemin mevcut ve/veya daha önce uygulanmış sistemler arasında en mükemmel sistem olduğu tüm dünyaca kabul edilmiştir) ve bu ülkeye anayasal vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes seçim zamanı kendilerini “temsil edecek” milletvekillerini seçerler ve bu milletvekilleri “parlementoyu” oluştururlar.

Bir ülkede demokrasinin olmazsa olmazıdır seçimler ve halkın çoğulcu katılımı.Buna da terminolojide “demokrasi” denir.Ülkemizde de yönetim şekli olarak demokrasi vardır.Buraya kadar herşey düzgün.Sorun buradan sonra başlıyor.

Ülkemizde demokrasi resmi “yönetim şekli”. Zaten çağdaş ve modern bir ülkede olması gereken de bu. Ama bu demokrasi yani “yönetim şeklimiz” özümsenerek mi uygulanıyor yoksa sadece “şekli” olarak mı ? İşte dananın kuyruğu burada kopuyor.Ülkemizde tam manasıyla özümsenmiş,kurucumuz Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve çok partili yaşama geçişimizin mimarı olan İsmet İnönü’nün hayal ettiği gibi bir demokrasi var mı? Yani tam manasıyla dünya standartlarında bir demokrasimiz mi var yoksa ülkemize özgü bir “sadaka demokrasisi” mi?

Demokrasinin her şeyiyle mükemmel bir düzen olmadığı ve kendi içinde çelişkiler ile bir takım paradokslar taşıdığı her zaman söylenegelmiştir. Bu itirazlar demokrasinin beşiği kabul edilen ve demokrasinin bugüne benzer bir biçimde ilk olarak uygulandığı eski Yunan’da dahi vardır. O devirde filozoflar ” ya halk kendisi için en iyisini değil de kendisine zulmedecek bir diktatörü kendisini yönetmesi için ne yapacağız?” diye sormuşlar ve bunun olmaması için ne gibi çarelerin aranması gerektiğine dair fikir yürütmüşlerdir.

Anlıyoruz ki daha o zamanlardan bu yana demokrasi suistimal edilebilmeye müsait bir yönetim şekli. Bunun zaten günümüzde ve yakın tarihte de örnekleri çoktur. Halk,her zaman gerçekler göremeyebelir veya görmesi engellenebilir ve sağ duyulu bir biçimde doğru olanı seçip en uygun kararı veremeyebilir. Eğitimli ve gelişmiş bir ülkenin insanlarının tercihleri açısından bu risk elbette çok azdır ama eğitimsiz,yoksul ve henüz istenilen gelişmişlik düzeyine erişmemiş ülkelerin insanları için bu riskin varolma ve gerçekleşme yüzdesi azgelişmişlikle ters orantılı olarak yukarılara tırmanır.

Kavramlar belli konuları açıklamaya ve anlatılmak istenilenin açıkça anlatılabilmesine oldukça yardımcı olur. Ben de anlatmak istediğimi anlaşılır bir şekilde anlatabilmek için dört adet kavrama başvuracağım:

Bu kavramalar sosyalizm,nasyonal sosyalizm,demokrasi ve sadaka demokrasisidir. Bunların karşılıklarını teker teker açıklayalım.İşe sosyalizm ile başlayalım;

Sosyalizm: Din,dil,ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin herkesin eşit bir düzende olduğu, adilane bir paylaşımın yapıldığı,özel ekonomiden ziyade devlet ekonomisinin ağırlıkta olduğu bir sistemdir.

Nasyonal Sosyalizm: Sosyalizm düşüncesinden doğmakla birlikte sosyalizm ile taban tabana zıttır.Din,dil ve özellikle ırk farkı olağan bir biçimde belirginleştirilir ve ayrımcılığın temel noktasını oluşturur. Eşitliğin yerini hakim olan ırkın üstünlüğü alır.Üstün ırkın bütün bireyleri eşittir,gerisi bu ırkın kölesi olarak kabul edilir ve öyle davranılır.

Demokrasi: Daha önce de açıkladığım gibi halkın kendini temsilciler vasıtasıyla yönetmesi ve bu temsilcileri yapılacak olan çoğulcu seçimlerle seçmesi ve seçilmiş olan temsilcilerin millet adına devleti yönetmesine dayanan bir sistemdir.

Ve işte geldik kilit kavramımıza;

Sadaka Demokrasisi: Demokrasi düşüncesinden doğmakla birlikte demokrasi ile taban tabana zıttır. Hiç bir alakası yoktur.Bu sistemde halk,kendi düşüncelerine uygun olanı seçmesi için yeteri kadar bilinçlendirilmez.Halk önce fakir,aç ve yardıma muhtaç bir şekilde bırakılır,daha sonra da bu halka sadaka dağıtır gibi kömür (ki ülkemizde en popülerlerinden biridir),pirinç,bulgur gibi erzaklar,açlık sınırının altında maaş veya ona denk bir vasıfsız iş ayarlanır ve böylece halkın oyu alınır.

Demokrasi düşüncesine hakaret demek olan ve demokrasi ile hiçbir alakası olmayan bu duruma da bizim gibi az gelişmiş ülkelerde “demokrasi” denir. Demokrasi düşüncesini bulan eski Yunanlı filozoflar bu durumu görselerdi demokrasiyi icat etmezler veya kahırlarından ölürlerdi. Şu anda mezarlarında kemiklerinin sızladığına şüphe yoktur.

Sosyalizm ile nasyonal sosyalizm arasında ne kadar fark olduğunu biliyoruz.Ancak nasyonal sosyalistler kendilerine “sosyalist” demişlerdir(örnek:Adolf Hitler) .Demokrasi ile sadaka demokrasisinin de ne kadar farklı olduğunu biliyoruz.Ama günümüzün sadaka demokratları da aynı nasyonal sosyalistlerin kendilerine sosyalist demesi gibi kendilerine “demokrat” demekte ve Mustafa Kemal Atatürk gibi gerçek demokratlara hakaret etmektedirler.Yani şu anda elimizde iki grupta yoğunlaşan dört adet kavram var.Sosyalizm-Nasyonal Sosyalizm ve Demokrasi-Sadaka Demokrasisi.Diyeceğim odur ki sosyalizm ile nasyonal sosyalizm ne kadar birbirine benziyorsa sadaka demokrasisi ile demokrasi de o kadar benzemektedirler.Nasyonal sosyalistler ne kadar sosyalistse,sadaka demokratları da o kadar demokrattır.

Nasyonal sosyalizm de,sadaka demokrasisi de bu temel destek noktalarından [nasyonal sosyalizm için kaba ve baskıcı bir faşizm ile muhalefeti yoketme ve yoğun propaganda ile milleti uyutma ,sadaka demokrasisi için de sadaka (kömür,erzak ,para,altın v.b) dağıtma.] başkaca farklı destekler de alırlar.Adolf Hitler’in “Kavgam” kitabını okumuş olanlar ve Nazi dönemini incelemiş olanlar Hitler’in yalnızca kaba bir faşizmden destek almadığını, milli duyguları da en yoğun şekilde sömürdüğünü, insanlara süpergüç bir Almanya,1000 yıllık Germen Hakimiyetinde geçecek bir altın çağ vaat ettiğini bilirler. İşte sadaka demokrasisi ile yönetilen ülkemizde ve çoğu azgelişmiş ülkede (özellikle islam ülkelerinde) bunun yerini yoğun bir din sömürüsü alır. “Biz dindarız, onlar değil”, “onlar zaten komünist,İslam düşmanı”, “ühü ühü bize dindar cumhurbaşkanı seçtirmediler” gibi insanların en kutsal duyguları olan tertemiz inançlarını sömürmek en temel olgulardan biri olarak yerini alır. Sadaka demokrasisi ve sadaka demokratları bu silahı yanlarına aldı mı ve üstelik devletin tüm imkanları yanındaysa onlar için seçimi kazanmak çocuk oyuncağı olur.Ayrıca kayıtsız şartsız destek veren bir medya var ise “oy veriyorum çünkü partinin yöneticileri dindardır” diyen “seçmenler” görüldüğünde de bu duruma şaşırılmamalıdır.

Maalesef ülkemizdeki durum budur.Bu yüzden seçim sonuçlarına bakıp şaşırılmamalı ve üzülmemelidir. Nasyonal sosyalizmde haklının yerini güçlünün alması gibi bizim sadaka demokrasimizde de Atatürkçülerin,laiklerin,ulusalcıların yerine oyu halka en fazla sadaka dağıtan almıştır.Halk öncelikle kendi geçimine ve günlük kazancına bakar ve ona göre oyunu verir. Sadaka dağıtanın “dindar” maskesi altındaki Kürtçü-İslamcı ve Atatürk düşmanı radikal dinci yapısı ile ülkeyi Amerika’nın sömürgesi bir şeriat devleti yapmak istemesi halk tarafından görülemez.

Bir de bu durumun ilginç bir yansıması vardır ki bu sadaka demokratlarının medyasının gücü ile doğrudan orantılıdır. Ne kadar azgelişmiş bir ülke olsa da bu durumu gören ve bunun demokrasi ile ilgisinin olmadığını gören insanlar vardır ve var olacaktır. “Bunun nesi demokrasi,böyle demokrasi mi olur?”,”halka sadaka dağıtılıyor,halk küçük düşürülüyor ve böylece halkın oyu satın alınıyor” diyen birileri daima çıkmıştır.Halkın bunu anlaması ve gerçeğin farkına varması “sadaka demokratları” için büyük tehlike olduğundan hemen yandaş medya devreye girer. Halkı uyundırmak ve gerçek demokrasiyi savunmak için çabalayan insanın üzerinde bir anda “din düşmanı (ki tarih göstermektedir ki en etkili çamur atma yöntemi bu sözdür ve daima etkili olmuştur) ve onun yanında statükocu,demokrasi düşmanı,oligarşi yanlısı,militarist,laik elit” etiketleri yapıştırılır. O insan ne kadar gerçek demokrasiyi savundukça ona karşı saldırılar da aynı oranda artar. Birden kriz üretmekle suçlanır.Ülkemiz için geçerli olan bir durumda şudur ki hele bir de o insan ordusunu seven ve onu savunan bir insan ise o artık sadaka demokratlarının medyası için iflah olmaz bir “darbeci,laik azınlık,statükocu kemalist,militarist elit”tir.

Ülkemizin kurucusu ve Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayal ettiği demokrasinin bu olmadığına adım kadar eminim. Ancak maalesef gelinen süreç bizi bu noktaya getirmiştir ama bunun böyle sürmeyeceği ortadadır. Halka güvenimiz sonsuzdur ve halk elbette eninde sonunda gerçekleri anlayacaktır. İşte o zaman gerçek demokrasi ülkemizde kök salacaktır ama bir yıl ama yirmi yıl sonra. Adolf Hitler’in nasyonal sosyalizmi 1920lerde filizlenmiş 1945 te tarihin derinliklerine gömülmüştür.Bakalım bizde ne kadar sürecek.

Demokrasi bir ülke ve çağdaş bir ulus için en ideal ve olması gereken yönetim şeklidir. İnsanlık baskıdan, mutlakıyetten, totalitarizmden, şeriat düzeninden kurtulmak için kanlı mücadeleler vermiş ve demokrasiye ulaşmıştır. Zaten olması gerek de budur.

Ülkemizde ise olması gereken(demokrasi) ile olan (sadaka demokrasis) bu kadar farklıdır.Hazin olan budur. 

04
Aug
08

Amerikan Emperyalizmi Nedir ?

Yazdığım Denemelerden Birisi.Umarım Beğenirsiniz ve görüşlerime katılırsınız.

Amerikan Emperyalizmi Nedir?

Bizim hükümet Amerika’yı iyi niyetli emperyal güç,dost ve müttefik stratejik ortağımız sanmaya ve öyle dile getirmeye devam etsin.Halbuki Amerika hiç de öyle sandıkları gibi değil.Gelin bakalım biraz da Amerikan emperyalizmi ne imiş:

Amerikan emperyalizmi sömürge demektir.Sadece petrol uğruna,kendi halkının daha rahat bir yaşam sürmesi adına diğer ülkeleri sömürgeleştirmek demektir.Onların tüm doğal kaynaklarına,yer altı ve yerüstü zenginliklerine el koymak demektir.Amerikan emperyalizmi demek masum halkları ezmek demektir.”Demokrasi getirme” maskesi adı altında mazlumların ülkesine savaş açmak demektir.Saldırganlık demektir.Amerikan emperyalizmi,devlet terörü demektir.Fellucede insanların üstüne bomba yağdırmak demektir.Tel aferde Türkmenlere karşı terör uygulamak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek savaş demektir.Savaş ekonomisine dayanmak,silah şirketlerinin isteği için tonlarca bomba kullanmak demektir.Ekonominin devasa silah şirketleri tarafından yönetilmesi demektir.

Amerikan emperyalizmi demek atom bombası demektir.Nükleer silahla soykırım yapmak demektir.İkinci Dünya Savaşının sonuna gelmişken sadece Ruslara gösteriş olsun diye iki kenti haritadan silmek,Japon halkına katliam yapmak demektir.Yıllar sonra bile japon çocuklarının sakat doğmasına neden olmak demektir.Amerikan emperyalizmi demek kendi ülkesinde hiç nükleer silah deneyi yapmamak,bunu yerine meksika çölünde deney yapıp kendi silahının zararını Meksika halkına ödetmek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Lozan anlaşmasını hala imzalamamak demektir.Türkiye Cumhuriyetini egemen saymamak demektir.Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşının meşruiyetini tanımamak demektir.Lozan’a imza atmayıp,onu tanımayıp Sevr anlaşmasına imza atmak demektir.Hala devlet arşivlerinde Türkler ile imzalanmış barış anlaşması olarak Sevr’i göstermek demektir.Anadolunun beşte dördünün Türklere ait olduğunu kabul etmemek demektir.Karadenizde Pontus,doğuda Kürt,kuzey doğu Anadolu’da Ermeni,Batı Anadoluda Yunan devleti kurulmasını istemek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek “yeşil kuşak” demektir.Komünizme karşı islamı koruyacağım bahanesiyle islamı kullanan terör örgütlerine yardım yapmak,onları kullanarak islam ülkelerine kendine yandaş diktatörler getirmek demektir.Bu diktatörler vasıtasıyla o ülkenin doğal kaynaklarını kendi şirketlerince sömürmek demektir.Amerikan emperyalizmi demek “ılımlı islam” demektir.Türkiye Cumhuriyet gibi laik olan ya da tam olarak Amerikan güdümüne girmemiş ülkelere de bu siyasi akımla girmeye çalışmak,kendi yandaş medyasıyla halkı yönlendirmek ve ılımlı islamı savunun partileri iş başına getirmek ve özelleştirme adı altında yabancılaştırma yaptırıp o ülkelerin tüm milli servetlerine konmak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Fethullah Gülenler yetiştirmek demektir.Paravan örgütler kullanmak demektir.Hedef ülkenin tüm kilit bölgelerine bu paravan örgütün adamlarını yerleştirip aleni bir şekilde yapamadıklarını bu adamlar vasıtasıyla yapmak,ele geçiremediği,Amerikan emperyalizmine karşı çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri gibi kurumları bu adamlar vasıtasıyla yıpratmaya çalışmak ve arka planda kendi isteklerini uygulamak istemek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Büyük Ortadoğu Projesi demektir.Kanla alınan toprakları cetvelle çizmek,sözde kürdistanlar kurup bunun sınırlarını Ankara’ya kadar göstermek demektir.Bu Büyük Ortadoğu Projesi için hedef ülkelerde karışıklıklar çıkarmak,gerekirse silahlı işgal yapmak,iç mihrakları kışkırtmak,faili meçhul cinayetler gerçekleştirmek,maşalar kullanarak Hrant Dink Suikasti gibi suikastler yapmak,sonra da bu suikaste o ülkenin anti emperyalist ulusalcıları neden olmuş gibi göstermeye çalışmak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Birleşmiş Milletler gibi kurumlarla dünyanın tüm ülkelerini hegemonya altına almaya çalışmak demektir.Bu kurumu kendi emperyalist politikalarının tüm dünya tarafından onaylanması için araç olarak kullanmak demektir.Veto yetkisini sadece kendine ve uydularına verip kendi isteği dışında bir karar çıkartmamak demektir.Es kaza böyle bir karar çıkarsa bile kendi kurduğu bu kurumun kararlarını dahi dinlemeyip Irak işgali gibi tüm dünyanın itirazlarına rağmen kendi başının dikine gitmek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek İmf ve Dünya Bankası demektir.Yardıma muhtaç ülkeleri bu kurumlar vasıtasıyla güdümüne almaya uğraşmak demektir.Kendi güdümündeki uluslararası sermaye ve şirketler vasıtasıyla ve bunların yerli komprador işbirlikçileri aracılığıyla bir ülkede kriz çıkarmak,o ülkenin tüm sermayesini çalmak ve sonradan bu kurumlar aracılığıyla o ülkeyi kendine ekonomik bağımlı yapmak,o ülkenin halkının enflasyon ve develüasyonla boğuşmasına neden olmak demektir.Eğer bir ülke ulusal uyanış içine girerse,milli bir politika uygulamaya kalkarsa kendisine ekonomik olarak göbekten bağlı o ülke iktidarını kriz çıkarmakla tehdit edip kendi istediklerini yaptırmaya çalışmak demektir.O ülkenin ekonomisini İmf ve Dünya Bankasından gelen emirler doğrultusunda,bu kurumları kullanarak yönetmek,kendi uluslarası şirketleri için bir pazar haline getirtmek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek”Pentagon” demektir.Bu kurumun içinde dünyayı kargaşaya boğma ve bu kargaşadan en karlı ülke olarak çıkma planları yapmak demektir.Dev silah şirketleriyle kol kola ölümcül silahlar üretmek bunları Bosna’da,Kosova’da,Somali’de denemek demektir.Yeni biyolojik silahları denemek için savaşlar çıkarmak ve bu kimyasal ve biyolojik silahları masum halkın üzerine atmak demektir.”Pentagon”daki kodamanların bilgisayarlarının gerisinde,ekranın önünde oturup şehirlerin bombalanışını,çocukların ölüşünü keyifle izlemesi ve bu vahşilikten mutluluk duyması demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Cia demektir.Bu kurumun onlarca kirli uzantısı demektir.Kolombiyada uyuşturucu ticaretini kontrol edip oradan gelen parayla tüm dünyada operasyonlar yapmak,Hugo Chavez gibi ulusal bağımsızlıktan yana olan kahramanlara karşı darbelere teşebbüs etmek demektir.Cia eliyle Pkkyı beslemek,bebek katillerine silah ve diğer donanım yardımı yapmak demektir.Usame Bin Ladin gibi kuklaları yetiştirmek,sonra bunlar vasıtasıyla iki uçağı kendine çarptırmak,bunu tüm müslümanların üzerine atıp tüm İslam alemine haçlı seferi başlatmak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Ermeni diasporası demektir.Olmayan soykırımı var gibi gösterenlere kayıtsız şartsız her şekilde destek olmak,bunların tüm faaliyetlerine göz yummak,bir piyon gibi kullanmak demektir.Her sene bu meseleyi Türkiyenin önüne koymak bu sayede Türkiye’den ne koparırsam kârdır diye düşünmek,gece yarısı expresi gibi iftira dolu yayınları bir koz olarak kullanmak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Yahud lobisi demektir.Filistinli insanların acısına göz yummak,devlet terörü uygulayan İsrail’e şartlar her ne olursa olsun daima destek vermek,bu ülkenin tüm hukuk dışı uygulamalarına göz yummak,Mossadla kol kola verip İsrailin ve kendisinin ortadoğu ve dünyadaki çıkarları için her türlü entrikayı çevirmek demektir.Nilden Fırata Büyük İsrail düşündeki bu devletin Türkiye de dahil hedef ülkelerdeki tüm faaliyetlerine gerektiğinde örtülü,gerektiğinde açık destek vermek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek,George Soros demektir.Kendi yörüngesinde olmayan ülkelerde Turuncu Devrimler yapmak demektir.Bu ülkelerde iç karışıklık çıkarmak,borsayı manipule etmek,sivil toplum kuruluşları adı altında bu ülkelerde kendine yandaşları toplamak demektir.Yöneticileri satın almak,gerektiğinde kaba kuvvetle kendi yanına çekmek demektir.Psikolojik harp uygulayarak halkı kendi yöneticilerine düşman etmek,devrimden sonra da tüm bu ülkelerin zenginliklerini kendi şirketlerini yağmalatarak bu ülkelerin kaymağını yemek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek,Türkiye’ye göz dağı vermek amacıyla Muavenet Muhribine füze atmak demektir.Amerikan emperyalizmi demek “pkk’nın arkasındakileri gördüm” diyen Eşref Bitlis Paşa’yı bu açıklamasından bir kaç gün sonra öldürmek demektir.Kendisine karşı çıkan asker yada sivil olsun herkesi bu şekilde öldürmek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek her ideolojideki terör örgütlerini kendi güdümüne alıp bunları paravan kullanarak cinayetler işlemek,vatansever aydınları katlettirmek demektir.Uğur Mumcu’nun arabasına bomba koydurmak,Taner Kışlalı’ya suikast düzenlemek,Necip Hablemitoğlu’nu katlettirmek demektir.Vakit gazetesi gibi radikal dinci gazetelerce aydınları hedef göstertmek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek pkk demektir.Amerikada yüzlerce pkk bürosu açtırmak,pkk kamplarına silah ve lojistik mühimmat desteği vermek,Pkkya mayın sağlamak,Pkklıyı eğitip eline silah vermek demektir.Kandillide Pkklıların olduğunu bile bile hiç bir şey yapmadan beklemek,teröristlerin gidip Türk askerini şehit etmesini izlemek,bundan içten içe mutluluk duymak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek,Türkmenlere soykırım uygulamak demektir.Türkmen şehirlerini bombalamak,Başta Tel Afer olmak üzere hiç bir yerde taş üstünde taş bırakmamak,Türkmen kızlarına tecavüz etmek,Türkmen çocuklarını eğitimden alıkoymak,yerinden yurdundan etmek ve yerlerine pkklıları yerleştirmek demektir.

Amerikan emperyalizmi demek Türk askerinin başına çuval geçirerek bir ulusun onurunu hiçe saymak demektir.Bu sayede tezkerenin intikamını almaya çalışmaktır.Aşiret reisi Barzani ve Talabaniye dostça el uzatmak,onları devlet başkanı yapmak ve sonra da bunu meşru görmek ama halkın seçtiği Chavez’i meşru saymamak demektir.

Amerikan emperyalizmi demek bence bunlar demektir….